İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali 22 Ekim-3 Aralık tarihleri arasında 30’uncu kez perdelerini açacak. Festivalin bu yılki Onur Ödülü ise oyuncu Tilbe Saran’a sunuldu. I
stanbul Tiyatro Festivali 30’uncu yılında bir kez daha İstanbul’un sahnelerini farklı hikâyeler, diller ve sahneleme biçimleriyle buluşturacak. 22 Ekim-3 Aralık arasında Mehmet Birkiye küratörlüğünde gerçekleştirilecek festival, 6 uluslararası ve 11 yerli yapımla tiyatronun bellek, dil, savaş, emek, kadınların deneyimleri ve kent gibi başlıklara açılan farklı yüzlerini izleyiciyle buluşturacak. Festivalin 30 yıllık yolculuğunda sahnede olan, üreten ve seyirciyle güçlü bağ kuran isimlerden Tilbe Saran ise bu yılın Onur Ödülü’nün sahibi oldu.
Geçmişini hatırlarken kapanan sahnelerden dostluklara, birlikte kurulan dünyalardan tiyatronun seyirciyle paylaştığı ‘suç ortaklığına’ uzanan bir hatırlayışa çıkan Saran, sanatın ekonomik ve siyasi baskılar karşısındaki direncine de dikkat çekiyor. Ona göre tiyatro, bütün engellere rağmen yolunu bulmayı sürdüren su gibi; küçük sahnelerde biriken üretimler, bir gün önüne konan engelleri aşacak güçlü bir akışa dönüşecek.
İKSV’nin sizi onur ödülü ile ödüllendirmesi kişisel tiyatro belleğinizde bir kapı açtı mı? Belki bir oyun, sahne, insan?
Alice Harikalar Diyarı’nda gibi hissettim. Haberi aldığımda 30 yıllık bir festivalde, hafızamda yer etmiş nice oyun, tasarımcı, oyuncu, ortak yapımlar, kaybettiklerimiz, dostlar, mekânlar pembeden siyaha bir geçit yaptı içimde. Güzel, keyifli, ateşli ve heyecanlı anılar olduğu kadar özellikle ne çok sahnenin kapanmış olduğunu hatırlamak üzdü.
İKSV gibi ‘kültür sanat hafızası’ olan kurumun tiyatro festivalinin 30’uncu yılında verdiği ödül yalnızca bir ödül olmasının ötesinde ne anlam taşıyor?
Tam söylediğiniz şey. Hafızayı diri tutacak şeyler bu hatırlanmalar. Çünkü hatırlandığınızda siz de başka şeyleri hatırlıyorsunuz. Gerçekten İKSV’nin hepimize sunduğu kültür ortamının içerisinde büyüdük, olgunlaştık. Seçici olduk, sanat arayışlarımızı çoğalttık, denemeler yaptık, düştük, kalktık. O 30 yıllık süreçte bizim de paralel bir yolculuğumuz oldu; dolayısıyla bizim için de bir hafıza bu kişisel tarihimiz için de, İstanbul’un tarihinde de, kültür hayatında da.
Bunca yıl ne çabuk geçti, diyor musunuz?
Diyorum. “Yanlış hesaplama olmuştur, mümkün değil o kadar yıl” diyorum. (Gülüyor) Sonra bir bakıyorum, olmuş. Sayıların önemi yok, yılların nasıl geçtiği önemli.
NE YAPTIYSAK YARI YARIYA
Sanat yaşamınızda hep seyirciye temas ettiniz. Bu ödülün seyirciye de verildiğini söyleyebilir miyiz?
Tiyatro seyirciyle birlikte olduğu için diğer sanatlardan en büyük farkı burada. Seyircinin hayal gücüyle birlikte bir iş yapıyoruz. Suç ortaklığımız var. Çünkü bir dünyayı birlikte kuruyoruz. Örneğin, seyirci razı oluyor gösterdiğimiz şişenin şişeden başka bir şey olabileceğine. Birlikte bir büyülü dünyaya girme sözü veriyoruz; bazen bir, bazen üç, bazen de yedi saat süresince birlikte o büyülü dünyayı kuruyoruz. Resim, bakmayanı olursa da kalır; müzik dinlemeyeni olursa da notalarda varlığını sürdürür; sinema arşivlerde de kalsa pelikül devam edecek bir şey. Oysa tiyatro öyle değil. Oyun -klişe olacak ama- ‘hafızaya yazılan bir tat, koku’ gibi; beş duyu ile insanın yaşayacağı, hatırlayacağı bir şey izleyici olarak. Bu belki de seyirciye de verilen bir ödül. Ne hayal kurduysak, Cemal Süreya’nın lafıyla, ne yaşadıysak yarı yarıya.
Ezberlediğiniz yüzlerce cümle arasında unutmadığınız, yaşamınızda iz bırakan bir replik var mı?
Korkunç bir hafızam var. Oyunla uğraştığım zaman sanırım sınırlı bir alan olduğu için bir öncekileri büyük hızla silerim, hiçbir şey aklımda kalmaz. Ama Serdar Biliş’in yönettiği, Lars Norén’in ‘Savaş’ oyunu benim için önemli oyunlardan biri. Kadir Has’ta başladığımız oyunu yaklaşık iki yıl sürdürdük. Bosna Savaşı’ndan sonra yazılmış bir oyundu; hiç imlemiyordu Bosna’yı, dünyanın her yerinde geçebilecek bir şeydi. Çok basit ve savaşın insana ne yaptığını alelade söyleyen bir cümle hep kafamda takılı kaldı: “Yapmam dediğim ne kadar çok şeyi yaptım.” Savaş insanlığın sınandığı yerler oluyor ya da savaş gibi zamanlar. Zihnimden silemediğim bir şey oldu çünkü insan hep bununla sınanıyor. Zamanın ruhu artık değer değil de bedeller üzerinden hesaplanır oldu. Hangi birimiz yapmam dediğimiz şeyleri yapmadık ki? Ya da yapmak zorunda kalma sınırına gelmemek için mücadele ediyoruz.
Sanat, ekonomik zorluklar ve siyasi iklimin de etkisiyle baskı ve otosansür altına giriyor. Buna karşı mücadele veren sanatçılar ve sahneler de var. Bu mücadeleci ruhu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Başka türlü yapmasını bilmiyoruz. Bu işin özü özgürlük. Hayat özgürlük olmadan yaşanabilecek bir şey değil. Özgürlüğün olmadığı yerde sorumluluk olmaz. Hayatımız bize verildiyse onun sorumluluğunu almamız icap eder. Hangi alanı olursa olsun sanat da o sorumluluğu taşıdığımız bir yer. Bilim de öyle. Özgür olunmayan yerde ne bilim ne de sanat olur. Dolayısıyla oksijensiz yaşayamamak gibi bir durum bu. Oksijen yoksa hepimiz öleceğiz. Sanat da öyle; solar, renksizleşir, tekdüzeleşir, sonra da hiçbir şey anlatmaz olur. Adı da sanat olmaz zaten onun, propaganda olur.
Bağımsız sahnelerin yaşadıkları bütün baskı ve zorluklardan çıkış yolu nasıl olabilir? Bu yolda bir direniş stratejiniz var mı?
Gençler hepimizden iyi yapıyorlar onu. Hep birlikte yapıyoruz, yaptığımız işi iyi yapmaya çalışarak ve hâlâ yapmaya çalışarak. Bin türlü engellemeye, üzerimize düşen gölgelere rağmen ama sanatın da böyle bir gücü var. ‘Rağmen’ olduğu zaman tıpkı su gibi; suyun önüne bir engel koyarsanız o durur, durur ve sonra o engeli sel gibi önüne katıp götürür. Böyle olmuş tarihte de. Böyle olacağını düşünüyorum. Biriktiriyoruz ufak ufak. Küçücük sahnelerde kocaman işler yapılıyor. Bunlar bir gün birikecek ve o kocaman güçlü su hâline geldiğinde de önünde hiçbir engel tanımayacak.
BirgunBirgun
