Dotmarsta’dan Son Derece Ciddi Bir Yetişkin Oyunu: “Punk Rock”

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Üstün Akmen

Kurulduğu günden bu yana Türkiye’nin en iyi mekânlarında profesyonel bir yönetimle sıra dışı özgün ve cesur projeler üreterek geniş kitlelere “butik” seyirlik sunmayı hedefleyen Dot; kentlerde insanların yaşamlarında pozitif değişim yaratmayı ve eğlence sektörüne farklı bir yaklaşım katmayı amaçlayan Mars Entertainment Group’un sponsorluğunda Maçka G-Mall’daki salonda, DOTMARSTA projesinin 2010–2011 sezonu oyunu olarak 1971 doğumlu İngiliz yazar Simon Stephens’in gene iddialı bir yapıtını sahneliyor.

Simon Stephens, İngiliz tiyatrosunda gün geçtikçe daha fazla dikkat çeken bir oyun yazarı ve oyunlarında genellikle aile yaşamını insancıl bir yaklaşımla incelemekte. Acımasız bir yazı biçemi var. Toplumsal olaylarda iki yaklaşımla değişmeleri inceliyor, zaman derinliği ve zaman kesiti araştırmaları yapıyor. Punk Rock başlıklı bu oyununda, birey olma aşamasındaki yeni kuşağı, ergenliği, can sıkıntısını işlemiş. Konu, İngiltere’nin Stockport bölgesinde genellikle zengin ailelerin çocuklarının gittiği bir özel okulda geçiyor. Sahnede yedi öğrenci var. Bu öğrencilerin tamamının kaygısı, kendi aralarındaki hiyerarşik düzende yer bulmak, yer açmaktan ibaret. Son derece yüzeysel olan ve cinselliğe bulanmış aşk, güncel sıkıntılar, sınav stresleri ve kimlik arayışı konularında sürekli birbirleriyle didişiyorlar. Farklı yoğunluklarda şiddet, işte tam bu arada devreye giriyor.

Punk Rock, malûmunuz, kökleri 1970’li yıllara dayanan Amerika ve İngiltere’de “neşv-i nüva” bulmuş, düzen karşıtı bir rock müzik hareketi. “Punk” terimi ise, punk rock’a dayalı kullanılmakta. Bu alt kültür; saldırgan gençlik, kendine özgü giyim tarzı, Punk İdeolojisi ve “Do It Yourself-Kendin Yap” etiğini kapsamakta.

Stephens’in Punk Rock’ı, kültür, politika ve estetiği ile kurumsallaşmış sanat teorileri ve bunu yaratan topluma, toplumsal sisteme karşı doğmuş bir yadsımayı anlatmakta. Gençler, geleneksel ve kalıplaşmış davranış ve yaşam biçimine karşı yıkıcı bir tavır geliştiriyor. Bireyin kişisel gelişimini yönlendiren, yaşam biçimini biçimlendiren toplumsal organizmayı her şeyin suçlusu olarak görüyor ve saldırganlaşıyorlar. Her şeyin alt üst olmasını istiyorlar. Bilinçli kışkırtıcılık, kabul görmüş ve tekdüzeleşmiş yaşam biçiminin yeniden düzenlenmesi (ya da düzensizleştirilmesi) yaşam biçimlerini oluşturuyor.

Eseri dilimize temiz bir Türkçeyle Pınar Töre kazandırmış. Dekor tasarımına imza atan Murat Daltaban’ın sahne kavramını yok eden, bir hücreyi çağrıştıran kafesi, gençlerin bilinçaltı sıkışmışlıklarını, bunalmışlıklarını mükemmelen veriyor. Oyunu yöneten Rıza Kocaoğlu’nun karakterleri bu kafesin içinde devindirmesine, itişip kakıştırmasına, karakterlerin içinde bulundukları sıkıntılardan kurtulmak istercesine kafesi olanca güçleriyle sarstırtmasına olanak tanıyor. Umutların, umutsuzlukların haykırılarak ve Punk Rock söylenerek ifade edilmesine bu kafes aracı oluyor. Başak Dizer Fransez-Deniz Marşan ikilisinin aykırı, ayrıksı giyim tarzındaki kostümleri ayrıca alkış hak ediyor. Işık asarımını yapan Alaz Köymen’in, özellikle hareketli tablolara uyabilmek ve atmosferi verebilmek için ışık değişimleri yapmadığı, renkli ışık kullanmadığı, ama gene de genel anlamda seyircinin görsel efekt açısından etkilenmesini sağladığı anlaşılıyor. Uygur Yiğit (Gitar) yönetiminde, Murat Yılmaz (Basgitar) ve Mehtmetcan Mincinozlu (Bateri) oluşan canlı müzik grubu, oyunda bir aynanın kırılması etkisi yaratıyor, parçaların toplanışında oyunculara yardımcı oluyor. Sahne geçişlerinde atmosfer yaratıyor. Şaşırtıcı sonuç: Muvman ve nüans değişiklikleri oyuncuların muvman ve nüans değişiklikleriyle örtüşüyor.

İlk kez yönetmen koltuğuna oturan Rıza Kocaoğlu az rastlanır düzeyde, hatta nice usta yönetmeni kıskandıracak ölçüde bir başarıyla oyuncularını yönetiyor. Stephens’in bu aykırı oyun metninin izleyicisini bir güzel tokatlamasını sağladığı gibi, seyredene bilincinin ya da bilinçaltının bütün çarpıklıklarını gösteren bir ayna tutmayı, seyircinin de bu aynaya merakla, heyecanla, bazen hırsla, bazen acıyla, ama oyundan bir an dahi kopmadan bakmasını sağlıyor. Kocaoğlu; Gonca Vuslateri’ne de, Emre Yetim’e de, Hakan Kurtaş’a da, Tuğçe Altuğ’a da, Kaan Turgut’a da, Gözde Kocaoğlu’na da, Mehmetcan Mincinozlu’ya da hem ayrı ayrı, hem hep birlikte her şeyi yapabilecekleri duygusunu vermiş, ama her şeyi yapmak zorunda oldukları duygusundan arındırmış. Sahnenin etkinliğine tüm oyuncularının güven duymasını sağlamış. Sağduyu ve ölçü kavramlarını yol göstericisi olarak bellemiş. Etki yaratma uğruna sahnede oyuncularını coşku fırtınasına sürüklememiş.

Hangi birini ele alayım ki, Rıza Kocaoğlu’nun oyuncularının tümü başarılı. Gonca Vuslateri de, Emre Yetim de, Hakan Kurtaş da, Tuğçe Altuğ da, Kaan Turgut da, Gözde Kocaoğlu da, Mehmetcan Mincinozlu da rollerini daha iyi belirginleştirmek için seslerinin parametrelerini değiştirme sanatına hem sahipler, hem de duyumsuyorlar. Bedensel tavırlarını, jestsellerini, mimiklerini, psikolojik jestlerini, kimliklerini mükemmel bir biçimde araştırmışlar. Seslerinin estetiği ve söylediklerinin anlaşılırlığı arasındaki hassas dengeyi sürekli koruyorlar. Diğer taraftan, bedenlerinin nasıl devindiğini gösteriyor, devinimlerini seyirciye pek güzel okutuyor, işittiriyor ve duyumsatıyorlar. Devinimin içindeki ritmi duyumsuyor, bedenin üçboyutluluğunu biliyor, anatomik olanaklarına ve çekim gücüyle olan ilişkisine karşı fevkalade duyarlı davranıyorlar.

“O kadar da olur mu canım, birileri birilerinden mutlaka önündedir” diye ahkâm kesecek olursanız…

Hadi deyivereyim: Hakan Kurtaş ile Gonca Vuslateri bir adım öne çıkıyorlar.

Tiyatronline.com

 

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Üstün Akmen

Yanıtla