İrem Erdoğan
“Yün çözülürken hafıza sökülüyor. Ölünce uyanacaksak yaşamayalım.”
Baba Sahne yapımı olarak sahnelenen ve bu sezon turne oyunu olarak İzmir seyircisiyle buluşan Nokta, ezber bozan bir hafıza ayini olarak sahnede yerini alıyor. Özge Arslan’ın yazıp yönettiği, müziğinden performansına kadar tek başına omuzladığı bu yapım, seyircilere sarsıcı bir deneyim sunuyor.
“Unutulmuş hikâyelerin anlatıcısı Nokta; üzerini örttüğümüz zamanın hakikatini, bir çuval yünden biçimlendiriyor.”
Bu satırlar, kadın bedenine ve kolektif hafızaya kazınan tarihsel yükleri ortaya koymakla kalmıyor, oyuna son derece etkileyici bir açılış da sağlıyor. Özge Arslan, tek kişilik bu beden arşivinde hem rejide hem de dönüştüğü farklı kadın kimliklerinde büyük bir cesaret ve ustalık sergiliyor. Sahnede kurulan bu hafıza mekânında Özge Arslan, her bir anlatıya geçmeden önce sembolik ve sarsıcı bir ritüeli hayata geçiriyor: Ayakkabıyı sahnenin sağ tarafına koyduktan sonra, o ayakkabının bıraktığı iz ve hafıza üzerinden karakterlerini canlandırmaya başlıyor. Sahnede izlediğimiz bu karakterler kurgu değil, tarihin ve coğrafyanın bağrından kopup gelmiş gerçek karakterler oluyor. Karadeniz’in Rize Çamlıhemşin köyünde evladının acısıyla ağıt yakan bilge Nokta Ana (Ayşe), tarih boyunca bedeni sergilenen ve istismar edilen Sara Baartman ve Türk tiyatrosunun ilk kadın oyuncusu olarak baskılara direnen Afife Jale gibi gerçek yaşamların izleri bu sahnede yeniden beden buluyor. Arslan’ın sahne üzerindeki yüksek yeteneği; Karadenizli bilge Nokta Ana’dan Afife Jale’nin son nefesine, Afrika’daki bir kabile kadınının haykırışından modern dünyanın soğuk yüzüne kadar uzanan geniş skalanın içinde ışıldıyor. Bir karakterden diğerine geçerken sergilediği pürüzsüz ve ustaca duygu geçişleri, seyirciyi anlık kırılmalarla kahkahadan derin bir hüzne sürüklüyor, sahnede tek bir bedenle adeta koskocaman bir evren yaratmayı başarıyor.
Tüm bu anlatı boyunca Özge Arslan’ın tercih ettiği basit ve dolaysız dramaturjik yapı, oyunun en güçlü yanlarından birini oluşturuyor. Gösterişli, karmaşık veya ağdalı yapılardan kaçınan bu son derece sade ve basit dramaturji, hikâyelerin gücünü doğrudan seyirciye ulaştırırken, parçalı kadın anlatılarının duru bir eksende akmasını ve sahnedeki duygusal bağın kesintisiz kurulmasını sağlıyor.
Oyundaki kadın figürleri ve anlatıları sadece kişisel kırılmaların değil, ataerkil sistemin içinde doğup büyümeyle biçimlenen tarihsel trajedilerin de ortak paydasını taşıyor. Beden, sanat, töre, yasa ve teknoloji tarafından kıskaca alınan kadınlar için bu anlatı; evde başlayan ve toplumsal alana yayılan dev engellerle yüzleşme alanına dönüşüyor. Henüz çocukken ayrımcı mekanizmaları öğrenmiş, görünmez kılınmış kadınların öfkesi ve direnci sahnede tek bir bedende kenetleniyor. Yazar ve yönetmenin dillerinin ve beden politikalarının son derece sert, yalın ve tavizsiz olduğu bir gerçek. Ancak tam da bu noktada metne dair eleştirel bir parantez açmak gerekiyor: Metin tüm bu yakıcı meseleleri cesurca söylerken ve üzerini örttüğümüz hakikatleri sarsıcı bir biçimde hatırlatırken, ne yazık ki görünür kıldığı bu tabloya dair somut bir çözüm pratiği oluşturmakta eksik kalıyor. Teşhisteki bu sert ve cesur tavır, eyleme ya da dönüştürücü bir çıkış yoluna dönüşmeden seyirciyi bir farkındalık durumuyla baş başa bırakıyor. “Nokta Ana tüm kadınları aynı noktada düğümlendiği bir motife dönüşürken kendi noktasını da keşke koysaydı.” Dedirtiyor.
Oyunun ilk sahnesinde yün ilmekleriyle atılan adımlar, ritmin bir an bile düşmediği bir ayine dönüşüyor. Sahnede bir dekor öğesinden öte hafızanın ham maddesi haline gelen yün çuvalı, yol havalarından dengbejlere, cazırtılı gazellerden kabile ritimlerine uzanan ses tasarımıyla bütünleşiyor. Reji, oyuncunun bedenini adeta yaşayan bir arşive dönüştüren detaylarla yüklü. Kerem Çetinel’in işlevsel dekor ve ışık tasarımı, Özgür Masur’un dönüştürücü kostüm tercihi ve Ferhat Güneş’in koreografisi oyunun organik dokusunu güçlendiriyor. Caner Güler’in dramaturjik dokunuşları ise parçalı anlatıyı tek bir omurgada topluyor.
Peki, bu oyunu neden bugün izliyoruz?
Eğer unutursak, geçmişin sömürü ve baskı mekanizmaları yeni biçimlerle üzerimize çökmeye devam eder. Yün çözülürken sökülen sadece ip değil; üzerimize giydirilen kalıplar, suskunluk yeminleri ve tarihin tekrar ettiği yalanlardır. Hepimiz hatırlama, sesini duyurma, kendi hakikatimizle yüzleşme ve insanca var olma arzularını taşıyoruz.
Oyunun finalinde Özge Arslan dakikalarca alkışlanırken, sahnede yaşanan güçlü duygu dönüşümünün salondaki tüm seyircilere dalga dalga yayıldığını, oyuncuyla birlikte salondaki herkes için duyguların anbean şekil değiştirdiğini hissetmek son derece büyüleyiciydi. Bir kadının sahnede tek başına omuz omuza bir kolektif hafıza inşa edebileceğini, bedenini bir direniş ve hatırlama alanına dönüştürebileceğini gösteren Özge Arslan’ın emeklerine sağlık. Bu emek dolu işi çıkartırken koşturan, yorulan, sahne arkasında çalışan tüm tiyatro emekçilerine de teşekkür ederim.
