Tehlikeli İlişkiler – İstanbul BB Şehir Tiyatroları

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Melih Anık

İstanbul BB Şehir Tiyatroları’nda Tehlikeli İlişkiler (Choderlos de Laclos) sahneye çıktı.

İçinde yaşadığımız dünyadaki tehlikeli ilişkiler’i akıllara getiren bu eser, konu ile ilgisi zayıf olan seyirciyi hiç beklemediği yerden vurabilir. Dünyanın en ücra köşesinde yaşayan kendi halinde biri bile herhalde bu tür ilişkilerin tehlikesini aklına getirmiyor artık. Her gün TV’de karşısına çıkan, aklını, malını, sağlığını her türlü badireden sıyırmak ama sıyırtmamak için Ali’nin külahını Veli’ye giydirme peşinde, envai çeşit tehlikeli ilişkiden ilişki seçen dünyalının 18. yüzyılın dünyasında fırtınalar koparan modelde bir tehlikeli ilişkiye karnı tok. (“Biz nelerini gördük, bu da bir şey mi?”)

Yok yok benim maksadım politikanın hassas ipi üzerinde yerden binlerce metre yukarda yürümeler değil, internet denilen tatlı belânın yarattığı facebook, twitter, chat vb oyunlarının hayatımıza soktuğu (ne sokması işgal ettiği, esir aldığı) sorunlar, hem de hepsi kadın-erkek arasındaki entrika, desise, yalan, aldatma, şehvet, aşk üzerine. Her gece evine ne Marquise’ler ne Valmont’lar ne Cécile’ler ne Tourvel’ler alıyor benim güzel halkım. 3. sayfa haberleri, magazin programları, TV dizileri Laclos’u uykusuz bırakır, yazdığı romanı yaktırır. Ensest, satılan kız çocukları, kuma, namus cinayetleri, berdel, çocuk tacizi, tecavüz, çift kimlikli aile düzenleri, pornonun her türlüsü, uyuşturucunun sanal dünyası, aşkın testereli sonu, satanizm…. Kılıç değil, testere; kader değil, insanın kendine çizdiği yarın, biçtiği ömür; bunalan ruhların isyanı, baskı, terör, ihanet, intihar… Al beğen seç tekmili birden 20 kısım. Laclos’nun bile aklına gelmeyecek oyunlar ki şeytan bile oynamaz. Ne şeytanî zekâya sahip Marquise, ne şeytan gibi bir çapkın Valmont “keser” bizi. (“Hay şeytanına” diyesim var. “Biz ne şeytanlar gördük! Bunlar bize sivrisinek saz..”) Ne olmuş Cécile zevk alarak yoldan çıkmışsa, ne var Marquise herkesi parmağında oynatmışsa, ne var Valmont kandırmışsa ne var Tourvel zina yapmışsa, ne var ne var sanki… “Böyle demek iyi geliyor ruhuma… Sorunları küçümsedim mi dünyam aydınlanıyor, çözüm üretiyorum, ferahlıyorum boğaz havası almış gibi. Hem de tehlikesizdir bu tür tehlikeye aklını takmak!”

Ama bu “Tehlikeli İlişkiler”in ne çok seveni var…

1959’dan bu yana ne Roger Vadim’ler (hem de iki defa), ne Jeanne Moreau’lar, ne Miloş Forman’lar ne Catherine Deneuve’ler, ne Nastassja Kinski’ler, ne Japonlar, ne Çekoslovaklar, ne Almanlar, ne Koreliler istemiş. Benim aklımdan çıkmayan Stephen Arthur Frears’in 1988 yapımı olanı, Oscar, Bafta, César, Bodil bırakmamış yıkmış geçirmiş, Glenn Close, John Malkovich, Michelle Pfeiffer, Keanu Reeves, Uma Thurman’lısı. Şeytanî kadın, Close; kandırılacak kız, Uma; şeytanın ta kendisi Malkovich gibi görünmüştü o zamanlar gözüme. Ve ah o masumiyetin yüzü, Pfeiffer’dan başkası olur mu?

Romanın senaryo haline getirilmesi Christopher Hampton’un işi, Oscar almış bu senaryoyla. Türkiye’de Aziz Çalışlar tercüme etmiş oyunu. Can Yayınları’ndan 1991’de çıkmış kitabı. (Yeri gelmişken küçük bir not: Can’ın Çağdaş Drama dizisi şimdi sahaflarda bile zor bulunuyor, ben zor buldum oyunu. En kısa zamanda her bir oyundan 100’er tane bassalar da tiyatro öğrencilerine hizmet olsa.)

İBB de oyunu sahneye çıkaran Aleksandar Popovski, bu metni kullanmış ama kısaltmış, eklemiş, değiştirmiş, kendi damgasını basmış. (Ama hala neden Hampton’un adı daha büyük ve üstte yazılmış oyun dergisinin kapağında ve afişlerde?) Bu uyarlamada/düzenlemede dramaturgun (Jelena Mijovic) önemli bir rolü var. (Dramaturg! Ey bizimkiler hatırladınız mı “dramaturg” diye bir şey var!) Açılışı mektupla yapmış ki zaten eser, mektup-roman türünün önemli bir örneği. Birinci perdede Marquise’in ikinci perdede Valmont’un ve Tourvel’in seyirci ile diyaloglarında ön perdenin “yırtılışı” hem metin içi denge hem de oyunun kısaltılması açılarından iyi olmuş. Gerektiğinde romandan yapılan alıntılar fazla söze gerek bırakmamış. Sonda olayı özetlemek Rosemonde’a verilmiş ki oyunun en olgun kişisinin ağzından anlatılan hikâye edilmiş bir “son”, yerinde bir bitiş sağlamış. Tomris İncer’in sesi de sizi alıp buğulu aynaların içinden bir “arkası yarın” atmosferine götürüyor.

Yönetmen aslında çok bilinen bir “trük”ü çok da başarılı olarak kullanmış, aynalar. Önde 3 arkada 2 adet dikey olarak dönen çift taraflı ayna panolar oyuna damgasını vurmuş. Bu panolar üzerine düşen dijital görüntüler, renkler sahneyi kimi zaman Tuileries bahçesi, kimi zaman bol şamdanlı bir malikâne odası, kimi zaman bir orta çağ şatosunun karanlık ve gizemli koridoru haline getiriyor. Ama en anlamlı anlar, aynadan aynaya geçen yansımalarla, sahne önü, arkası, zamanın şimdisi sonrası, insan ruhunun labirenti, aklın karmaşası, vicdanın terazisi, ihanetin, masumiyetin, ışık ve renklerle yaratılan yanılsamanın, seyircide bıraktığı şaşırtıcı etkisinden kaynaklanıyor. İki yönde dönerek, ani bir hareketle durdurularak, açılan bir kapı, saklanılan bir paravan arkası, bir dedikodu köşesi, kanlı bir düellonun kaçan ve kovalayanı için uçsuz bucaksız meydanı olmasında işlevsel ve görsel bir estetik var.

Her şey aynalarla kurulan bir yanılsama sahnesi içinde geçiyor. Bu sahnenin dışına bir tek Tourval düşüyor, aynadaki izini silerek. O da bir sahnelik. O yalan dünyanın dışına, seyirci ile sahnenin arasındaki sınırı aşarak çıkmaya cesaret ediyor. Ama kaçışın kendisi için bu kurtuluş olmayacağının bilincinde ve umarsız. Zaten kaderin rüzgârı onu gene ait olduğu yere fırlatacaktır. Çünkü düzen onu yanılsamanın buğulu ve yalan dünyasına itiyor, çekiyor. O buğulu ve aldatan âlemde, tüy kalemin ucunda şekillenen kelimeler yerde, aynada, havada uçuşuyor ve yorgun ama asũde bir uykuya düşerken aynada Valmont beliriyor elindeki kanıt mektup ile aynalardaki gölge seyircilerin arasından geçerek. Ve sen seyirci! Sen de bu âlemin içindesin, aynalara düşüyor aksin, bağrından çıkardığın Valmont ve Marquise ile.

Yönetmen oyunun hemen başında bence çok da yerinde bir seçimle yerleştirdiği abartılı hareketlerdeki (reverans, el öpme vb) “duruş”unu oyun sonuna kadar götürmüyor. Aynalar ile edilen dans, aynadan yansıyan görüntü ile yüzleşme, birer sahne süren tadımlık örnekler. Oysa ki bulduğu biçimi sürdürse, 200 yıllık bir oyuna o yaklaşım ile ortaya çıkacak eleştirel bakış açısı, romanda kurgulanmış hayâl âleminin görünüşü ile uyum içinde olacak. Bugünün dünyasının tehlikeli ilişkilerine acımasız bir gönderme yapılmış olacak. Yapmadığı için, belki de Tourvel’in masumiyeti içine işlediği için, oyun ağır melodramatik bir havada sona eriyor.

Yerinde yakalanmış çağrışımlar (Bonbon, porselen, gergef, yelpaze) ile bir dönemin ruhunu sahneye çakıyor, sahnelemeye bir tat, bir dokunuş, bir hayâl, bir esinti katıyor. Duyguları görsel imgelerle belirginleştiriyor. Bonbon, ağza bulaştırdığı tadın kışkırtıcılığı ile şehvetin aracısı oluyor; porselen, kızışan avuçtaki kanın sıcaklığını alıyor; gergef, kimi zaman, şekerleme anında kucağa düşen ellerin sığınağı kimi zaman -kulaklar bir dedikoduya çakılı iken- gözlerin, bazen de sabrın ve göz nurunun kaçamaklarında dolaşıyor; yelpaze ani bir hareketle bir sohbeti en hassas yerinde kesiyor, aşk kokan havayı pencereden göğe savuruyor. Aynaların buğulu dünyasında tahrip, tahrik, kurnazlık, ahlâk, dalavere, zina, şehvet, kıskançlık, intikam, baştan çıkarma duyguları sanki görselleşip salt kelimelerle değil imgelerle resimleniyor zihinlerde.

Sahne önü, gerçeğin, itirafların, acımasızlıkların, ölümlerin, manastır gölgesinin dolaştığı “araf” sanki, aynalar ile seyircinin yer aldığı gerçek dünyanın arasında.

Danceny’nin pantomim ile havada anlattıklarının, Marquise’in sesiyle (Şebnem’in ne güzel sesi varmış) müzik olup gün yüzüne çıkması neyin anlatıldığını anlamınıza yardımcı oluyor. Bu arada tiyatral anlatımın ince bir ayrıntısını kullanacak kadar titiz bir yönetmen ile karşı karşıya olduğunuzu hissediyorsunuz.

Filmden aklımdan çıkmayan geniş kenarlı şapkası altında sakladığı muzır ve şeytanî bakışlarını zarif bir baş hareketi ile samimi görünüşlü ama yalan gülüşlere döndüren Glenn Close’un merdivenleri çıkışının sahnedeki karşılığında, saniyelik duruş ve susuşların eşliğinde ani bir hareketle açılan panolar arasından malikânenin salonuna giriş almış. Tabi ki şapkanın ince bir baş hareketi ile devinmesindeki zarafet ile.

Kabarık etekler, geniş kenarlı şapkalar, parıltılı takılar bu yalancı âlemin alâmet-i farikası (işaretleri). İlk yarıdaki beyaz ve krem renkler ikinci yarıda yerlerini griye ve giderek siyaha bırakarak su yüzüne çıkan kirlenmeye gönderme yaparak oyun sonundaki melodramı hazırlıyor. İlk yarıdaki daha sönük olan takılar ikinci yarıda, kirliliğe inat daha da parlıyor siyahlar içinden.

Olayın akışındaki fazlalıklar temizlenmiş, uzun diyaloglar kısaltılmış oyun tempo kazanmış.

Müzik kimi zaman vurgulularla bir haremi; caz ritmiyle aşkın ve ihanetin labirentini; adagiolarla buğulu havayı; kreşendo, allegrolarla ise fırtınalı ruhları, bocalayan vicdanı anlatıyor. Müzik zamanın 18. yüzyıl ile bağını örüyor sahnede.

Işık iyi, efekt uygulaması sorunlu. Giriş ve çıkışlarında keskin değil, geride iz bırakıyor. Zamanla düzelecektir diye düşünüyorum.

Fransa’dan Laclos’nun yazdığı roman, İngiltere’den Hampton tarafından senaryolaşmış, Türkiye’den Aziz Çalışlar tarafından çevrilmiş, Makedonya’dan Aleksandar Popovski yönetiminde Türkiye’den oyuncularla sunuluyor. Almanya’dan Numen/Sven Jonke (dekor tasarımı), Sırbistan’dan Jelena Mijovic (dramaturg) ve Angelina Atlagic (kostüm tasarımı), Makedonya’dan Kiril Dzajkovski ( müzisyen), Türkiye’den Özcan Çelik (ışık tasarımı), Ersin Aşar (efekt) ve Handan Ergiydiren (koreograf) romanın 1782’de başlayan yolculuğunda, bir duyguyu 2010’da Türkiye’den geçiyorlar. “Tiyatro”ya yeniden “bakar” mısınız lütfen!

Muhtemelen yılın ödüllerinin oyun adaylarından biri olacak oyunda “cuk” oturmuş oyuncu seçiminden çıkan 3 “en iyi oyuncu ödül” adayım var: Levent Üzümcü, Şebnem Köstem ve Selin İşcan.

Aynı anda 3-4 işi bir arada götüren Levent Üzümcü, yaptığı işlerden hiçbirine benzemeyen bir rolde çok başarılı. Kendini, kendi sınavında deniyor, risk alıyor ama oyunculuğunu keskinleştirip parlatıyor. Hem de akıllarda yer etmiş bir oyuncunun (Malkovich) tekrarına, taklidine düşmeden başarıyor bunu. Yakın zamanda bir eleştiriden ağzının payını alan Malkovich görse etkilenir, varsa Valmont’un kavuğunu Üzümcü’ye verir kendi elleriyle, öyle yani. Şeytana benzemeyen ama içinde cehennem gezdiren, cennetin bahçesinde gezer gibi yapan, yüzü güzel, sözü parıltılı, naif görünüşlü, dili keskin, acımasız bir yalancı, onun Valmont’u. Sanki içimizden biri. Çevrenize dikkatle bakın bundan böyle, Levent Üzümcü’nün Valmont’una sokakta rastlarsanız şaşırmayın.

Şebnem Köstem de benzer bir risk ile karşı karşıya: Glenn Close’dan sonra olma riski. Ama o da bu güçlüğü yenmiş ve “kendisi”ne ait bir Marquise sunuyor. Titiz ve ayrıntılı bir oyunculuk çıkarmış. Kimi zaman zarif, kimi zaman öldürücü kadın, işveli kadın, zeki kadın, akıllı kadın, fettan kadın, güzel kadın. Ne “çok” kadın bu Marquise (Şebnem), kelimelerin nüanslarını incelikle kullanarak, yerinde sesler, abartısız mimik ve jestlerle.

Bizim neslimizin masumiyeti Pfeifer’da “varlıklaş”mıştı, yeni nesil Selin İşcan (Tourvel) ile özdeşleştirecek masumiyeti bundan böyle. Selin, sesinin buğusuna, bakışlarının saflığına yerleştirmiş karakteri. Bedenine öğretmiş aşk acısını sanki.

İrem Arslan Aydın’ın Emilie’si çok çarpıcı. Onun ışığı ve sahneden yaydığı elektrik görülmez mi. İrem oyunculuğunu rafine ediyor. İrem’in yolu açık.

Onu seyretmek için ekran taradığım Tomris İncer gene beni yanıltmadı. Kişilikli sesi, kıvrak ve zeki oyunculuğunu sımsıcak tecrübesiyle kolayca bırakıverdi önüme. Hayranlığım arttı yeniden.

Esra Ronabar’ın Madame de Volanges’ı, Cemal Ahhan Şener’in aptal âşık Danceny’si ayrıntılardaki vurguları ile dikkatlerden kaçmayacak.

Son söz Ece Özdikici’ye, yani Cécile’e… Oyunun genelinde çizgisini beğenmiş olmama rağmen Volant ile beraber olduğu sahneyi ne kadar başarılı buldum ise olayı Marquise’e anlattığı sahnedeki “bilmiş/yırtık genç kız” tonlaması beni tedirgin etti. Ben hala Uma Thurman’da kalmış olabilirim. Bir daha düşünse, dilini bedenine, sahnesini sahnesine uydursa. Popovski bu farkı anlayamamış olabilir.

Dekor, kostüm ve yönetim adaylarımdır ödüllere. Dramaturji’ye de ödül verilsin bundan böyle.

“Tehlikeli ilişki”lerin yeni yüzlerini hatırladım da çıktım oyundan. Bu yaşıma geldim hala öğreniyorum. (Ama gene de dediğim dediktir benim. “Biz ne tehlikeler gördük!”) Bir ipin üzerinde, bir yamaç paraşütünün ilk adımındayım sanki, bir adım sonrası yar, aklımdan tehlikeler geçiyor. Cécile, Volant, Marquise ne ki, senin olsun Tourvel. Ekrandan tanıdıklarım mı şaşırtacak beni?

Ama ekrana alışmışlar, dizi tutkunları, özellikle kadınlar, seveceksiniz, seyredin bu oyunu. Bilinçli yapılmış bir sahneleme görmek isterseniz seyredin. Daha da ilgiliyseniz, romanı, oyunu okuyup seyredin. İyi oyuncular için seyredin. Tiyatroyu seviyorsanız seyredin. Uyarlama, sahneleme ilginizi çekiyorsa seyredin. Her şeyi biliyorsanız bile tekrardan zarar gelmez, ödüller alacak bu oyunu seyredin. Benden söylemesi.

Not:

Oyunun bir gösterisinde birinci perde sonunda salonda bir seyircinin ölmüş olduğu fark edilmiş. Oyunun ikinci yarısı iptal edilmiş. Bana öyle bir şey olursa benim için mutlu olun ve ellemeyin ikinci perdeyi seyredeyim.

melihanik.blogspot.com

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Melih Anık

Yanıtla