Saplantılı ve Manik Depresif Bir Anne

Pinterest LinkedIn Tumblr +

E.Bilge Az

Fransız oyun yazarı Florian Zeller hızla yeni neslin Ibsen’i haline geliyor. Aynı üçlemenin diğer oyunu olan “Baba” bir Alzheimer hastasını anlatıyorken 2012 senesinde yazdığı bu eser de izleyiciye çalışmayan, gününü evde geçiren bir kadının (bizim toplumun verdiği isimle ev hanımı) depresyonuna dair bakış açısı kazandırıyor. Özellikle de anlatılan bu kadın orta yaş depresyonunun da içerisindedir.

Zeller’in zihinlerin birbirinden ayrıştırılarak tek tek çözülmesini hedeflediği Anne-Baba-Evlat isimlerindeki aile üçlemesinin parçalarını ayrıştırmadan bir bütün olarak ele alır sonra da hepsinin toplamını apartman gibi düşünecek olursak “Anne” için en kritik yere yerleştirilmiş olan sütundur diyebiliriz. Ve bu üç çalışmanın baş oyun kişisi için de Freudian (Freudçu) kurama göre yaratılmış karakterler diyebiliriz elbette.

Bu oyun, Pürtelaş Tiyatro’nun pandemi döneminde DasDas Sahne ile ortaklaşa sahnelemeye başladığı ve Şerif Erol’un canlandırdığı Zeller’in, “The Father” adlı eserinin Serdar Biliş tarafından yapılan çevirisine eşlik eden bir eser.

Kırk beş yaşındaki Zeller, Fransız yazarların, belki de tüm çağdaşlarının arasında en iyi, en önemli yeteneklerden biridir. Bu eserlerin her ikisi de Fransız tiyatro ödülleri arasında eşdeğeri olmayan Moliere Ödülü’nü kazanmıştır. Her ikisinin de ana karakteri olarak olay örgüsünü kaybeden biri var ve biz dünyayı onların bakış açısından görüyoruz. “Baba”da kahramanın zihni demans tarafından ele geçiriliyor. “Anne”de ise ele geçiren şey muhtemelen bir çöküntü ya da “Anne”nin her gün uyku hapları hatta uyku hapları ile alkolden oluşan kokteylidir. Aslında bu bahsettiğim şeyler çok daha görünürde çok daha yüzeysel olan etmenlerdir. Çok daha derine inersek “Anne”nin zihnini, belki de tüm varlığını ele geçiren şey aslında üzüntüden ve gençliğine duyduğu özlemden kaynaklanan derin bir depresyondur. Kocasını ve oğlunu kendisinden yabancılaştırılmış gibi gören, oğluna karşı aşırı sahiplenme takıntısı olan, oğlunun sevgilisine kin ve kıskançlık besleyen içi boş bir kuruntudur.

Bu kavramsal aile üçlemesinin en önemli kolunu olan “Anne”; zaman, hafıza ve akli denge kavramları bozuldukça yavaş yavaş mantıktan uzaklaşan bir zihni konu olarak eksenine alıyor. Orta yaş depresyonunda ve tek işim tüm gün evde oturmak olan bir kadının uçtaki boşluğudur bize izlettirilen. Zeller’in ürkütücü karakterlerinin bilinç kaymaları ve bunun onlara en yakın olanlar üzerinde yarattığı olumsuz etkiler ile koltuklarında bunları izleyen izleyicilerin bu karakter ve yarattığı olumsuz etkiler ile meşguliyeti seksen beş dakika boyunca hiçbir azalma göstermiyor.

Günümüzün en önemli aktrislerinden biri olan Defne Kayalar, “Anne”yi soğukkanlılıkla ve inandırıcılıkla canlandırırken oyun boyunca nadiren sahne dışında kalıyor. 47 yaşında hâlâ güzel ve stil sahibi olan “Anne”, günlerini evde yalnız geçirerek, evden ayrılan yetişkin Oğlu’nun (Doğa Halis’in) özlemini çekerek geçiriyor.

Anne’nin takım elbiseli ve pahalı ayakkabılar giyen kocası ise Engin Hepileri, tarafından sorunsuz bir şekilde canlandırılıyor. Lyon’da bir hafta sonu konferansı için çantasını toplar. Yoksa bu başka bir kadınla bir ilişkinin kılıfı mıdır? Bilmiyoruz. Bilmiyoruz ama seyirci olarak koltuklarımızda şüphe ile oturuyoruz. “Anne”nin merak ettiği gibi ‘“Lyon’da bir konferans var  ? Yoksa kocası başka şeyler mi karıştırmaktadır. “Her iki durumda da tutkusuz evliliklerinin sıradanlığı ortadadır. Müsrif kocası Engin Hepileri önceki gece de geç saatlerde eve dönmüştür. “Anne”nin oğlunun kız arkadaşından nefret etmesinin sebebi ise “Anne”in hayatının ışığını elinden aldığı içindir. Bu da “Anne”nin anneler günü’nü dahi tek başına geçireceği anlamına geliyor.

Oyunun adı Anne ve Tiyatro İn prodüksiyonu ile sahnelerde. Sahneye girdiğiniz anda zehirli hoşnutsuzluk dalgaları yayarak sizi bekliyor olacak; burada bu derli toplu yapılmış yorum, oldukça Fransız ve Freudian olma çabası altında Onur Ünsal rejisi ile sahneye konulmuş. Siz tiyatroya girdiğiniz anda, daha koltuklarınıza yerleşmeden, işte orada- sahnede gri tek parça elbise ile şık bir şekilde giyinmiş, bir bıçak kadar ince ve keskin bir depresif anne sizleri bekliyor.

Seyirci tiyatroya girdiğinde, koltuklarına yerleştiği anda, Defne Kayalar’ın can verdiği “Anne” yi çoktan kanepeye uzanmış, kitap okurken görürüz. Ardından ayağa kalkar ve evin içerisinde bir şeyler yapar. Sonra ilaçlarına yönelir ve bolca ilaç alır. Ardından tekrar evin içerisinde bir şeylerle meşgul olur. Sonra tekrar ilaç alır. Bu döngü böyle giderken arada ilaçlarını alkol olduğu üzerinde yazmayan ama alkol olduğunu anladığımız bir şişeyi kafaya dikerek kokteyl şeklinde alır.

Uzun ve popüler oyunculuk kariyeri boyunca Defne Kayalar, sürekli olarak duygusal aşırılıkların sınırlarına doğru seyahat etme konusunda nefes kesici bir istek gösterdi. Bu sene vizyona girmiş filmi Aniden’de de onun içten içe aşağılık kompleksine sahip topal kadın rolündeki performansına tanık olduk. Kompleksi ile baş etmek için başka engellilere yardımda bulunuyor ama kendi kompleksini görmezden geliyor. Ve kompleksi büyüdükçe de onu yenmek için saplantılık noktasına kadar gidiyor. Ve sonunda da kompleksinin nedeni olan topallığı ile barışmak yerine rekabete gidiyor. Bahsi geçen bu oyunda da ciddi biçimde çarpık annelik içgüdülerine sahip saplantılı bir “Anne”nin saplantıları büyüyerek sapkınlık noktasına geldiğini görüyoruz.

Anne”nin Depresyonunun kökleri, anneliğe yeterince yakışamayan ve çevresinde olanlara uyum sağlayamayan orta yaşlarında bir kadının, içinde bulunduğu coğrafyanın anneliğe yönelik bakışlarından, toplumsal faktörlerinden kaynaklanıyor.

Çocuğu bir sevgili edindi ve yoluna devam etti, kocası işi ile oldukça meşgul, yani hayatlarını yaşamakla o kadar meşguldürler ki “Anne” yi arayıp soramıyor ve sorunlarına yetişemiyorlar.

Fransızcadan Ayberk Erkay tarafından çevrilen ve Onur Ünsal’ın yönettiği “Anne” de Defne Kayalar, özetle başkalarından çok kendisi için tehdit oluşturan, farklı türde tehlikeli bir kadını canlandırıyor. Ancak bahsettiğimiz kişi hâlâ ailenin “Anne” si olduğu için , o “Anne”nin içindeki şeytanlar bir kamikaze görevinin bilinçaltındaki içsel gaddarlığını üstlenirler. Kocasının (Engin Hepileri) harika bir iş kariyeri var. Anne ise hep evde ev işleri ile meşgul. Böyle olduğunda kocasının bir sevgilisi olduğu şüphesinden çok kendisinin kocasının hanımı değil kocasının sekreteri olduğu şüphesi ile tedirgin oluyor. Tüm gün evde ya iş yapıyor ya da uzanıp yatıyor. Kocası ona kendisine bir hobi bulmasını önerdiğinde ise “Artık kimsenin bana ihtiyacı yok” diyerek alakasız bir şekilde karşı geliyor. Daha da kötüsü, kocasının göremediği sevgilisinin ve oğlunun kız arkadaşının onun yerini aldığını, daha doğrusu gasp ettiğini düşünerek daha da bunalıma giriyor. O ise gündüz alışverişe çıktığında kendisine yaşına uygun değil gençlere yönelik kırmızı bir elbise alıyor. Ama giydiği anda üzerinde hemen rengi akıp gidiyor. İlerleyen sahnelerde oğluna dışarı çıkıp yemek yemeyi teklif ettiğinde ise “kimse annen olduğumu anlamaz. Kadına bak kaç yaşında ama gencecik, çıtır çocuğu götürüyor derler” diyerek bu konunun esprisini yapmayı dahi ihmal etmiyor.

Bu oyun en yalın özeti ile bir hastalığın portresidir. Oyuncuyu eğlendiren şey ise bu hatalığın hem ritmik oluşu hem de hastalığı taşıyan “Anne”nin kararsız davranışlarıdır. Cem Yılmazer tarafından tasarlanmış karmaşık sahne dekorları içerisinde, gevşek ve baygın bir halde ilaç alıp aylaklık ediyor ve yapacak hiçbir şeyi kalmadığı zaman da ailenin diğer bireylerine varoluşunu yani depresif kişiliğini gösteriyor. Çocuğunu yetiştirdiği yirmi küsur yıl elinden uçup gitmiş gibi konuşuyor ama şimdiki zamanı da uzatma çabaları içerisinde.

Oğlunun (Doğa Halis) aramamasından bu yana uzun bir zaman geçmiş bunu söylemese bile çok net görebiliyoruz. Evde geçirilen onlarca gün, en prestijli havayolu firmasının Busines koltuklarında hiç bitmeyecek bir uçak yolculuğu gibi. Yani “Anne” yaşadığı lüks evin içerisinde cezasını taşıyan bir mahkum gibi yaşıyor.

Oyun yazarı Zeller, yine bizi yarattığı dramatik hikayenin içine sokmak için diğer “Baba” oyununda da kullandığı ve bu oyunda da sıkça kullandığı formu kullanıyor: Evin erkeğinin yaşam tarzının istikrarsız olduğu, babanın hayatta ne aradığını bilemediği ama hikayenin ana kahramanı “Anne” elinde olan tüm manevi değerleri baskıyla da olsa muhafaza etmek için sürekli kendini tekrar tekrar var etmek zorunda kalıyor (Bahsi geçen diğer oyun Baba’da da benzeri bir durum söz konusudur).

Anne” nin hayatı tamamen durağan, bahsettiğim gibi elindeki manevi değerleri muhafaza etmeye odaklanmış, tekrarlar arasında sıkışıp kalmış bitik bir hayat (Tıpkı labirentteki fare gibi). Kocası işten eve pahalı takım elbiseleri ile döndüğü her gün aynı sorular, oğlu ile aynı didişmeler, oğlunun kız arkadaşı Elodie ile aynı çekişmeler. Oyunda zaman atlasa da “Anne” nin hayatında hiçbir atlama, değişme olmuyor. Buradan anlıyoruz ki hayat anlamını yitirdikçe zaman da değersizleşiyor. Günün sonuna doğru “Anne” nin yapması gerekenler aynıyken, günün başlarında da aynı olmak zorundadır.

Tüm bunları yaşayan bir insan gibi “Anne” nin sonu da manik depresif olmaktır. Sanki günlerini meşgul etmek için can atıyormuş gibi davrandıkça daha da darmadağın oluyor. Uyku hapları ve alkol sözlerini daha da çarpıtmasına sebep oluyor. Uyku hapları ve alkol belki bedenini rahatlatabiliyor ama zamanla kim başa çıkabilir? Öyle ki kanepede yatarken bile oldukça çarpık bir pozisyonda, dengesiz bir açıda yatıyor. Tıpkı kurulmadığı için durmuş bir çalar saat gibi.

Anne” nin hayatındaki hiçliği gördüğünüzde “Anne” üzerinden kendi varoluşumuzu, kendi çaresizliğimizi sorgularız oturduğumuz koltuklarda. Ancak asıl trajedi, “Anne” nin adının hiçbir zaman anılmayacağını bilmemizdir. Biliriz ki bizlerin de adları anılmayacaktır. Dünyaya bir Einstein veya bir Pele bir Tarkovski veya Sokrates gibi iz bırakamayacağımızın farkına varırız “Anne” nin hiçliği üzerinden.

Emin olduğumuz şey ise “Anne” nin oğlu küçükken ve evliliğinin ilk yıllarında mutlu olduğuydu. Onu okula götürmeden önce aile kahvaltısı yapmak, çantalarını onun için taşımak, küçük ellerini tutmak. Bunları da sık sık tekrarlıyor oğluyla olan diyalogları içerisinde. Mutlu bir evliliği vardı ve hayatının amacı vardı. Ama şimdi hiçbir şeyi yok, gittikçe dibe batıyor. Batarken de bizi de yanında götürüyor.

Farklı sonuçlara sahip tekrarlanan sahneler birden fazla gerçeklik yaratıyor ve bunların hepsi izleyiciye “Anne” in karakterinin takıntılığını betimliyor. Ne gerçek, ne gerçek değil? Gerçekten ne oldu? Zeller, izleyicinin ayaklarının altındaki toprağı kaldırmaya çalıştığı için yargılamayı izleyiciye bırakıyor. Yine de oyunun sonunda “Anne” nin kötü bir durumdayken dahi bir ilaç daha kullanma isteğinin olduğundan başka yüksek sesle bir şey söyleyip söylemediğini merak ediyoruz. Düşünceleri, yaşadığı boş hayatının sessizliğinde konuşuyor ve kafasının içinde çığlık atıyor. Bob Marley’den bir alıntı yaparak anlatacak olursam: “sessizlik en doğru yoldur ama şarkı söylemek özgür ruhlu insanın yoludur.”  diyebilirim.

Ancak biz bu oyunu “Anne”in şaşkın zihninden izliyoruz, bu yüzden çocuğunun gerçekten geri dönüp dönmediğinden, kız arkadaşı Elodie‘nin (Sevda Erginci) ziyaret edip etmediğinden, Elodie‘nin gerçekten “Anne”e oğlu için “Elbette beni istiyor“ şeklinde bir şey söyleyip söylemediğinden tam olarak emin değiliz. Orta yaşlarında olmasına rağmen “Ben gencim” der ve kocasının seyahatinden şüphe etmese, “ Tabi tatlım gidebilirsin.” dese de ardından ciddi şüphe duyar. Sahneler defalarca tekrarlanıyor, her seferinde incelikle farklı, bazen sıradan, bazen şok edici, bazen de komik. “Anne” nin kocasına en medeni şekilde ‘Sen zavallı bir babasın, sana söylemek istiyordum’ demesi gibi. Oyunun içinde sürpriz bir yerde göreceğimiz (nerede ve nasıl olacağını spoiler vermemek için söylemiyorum) ambulans görevlileri oğluna ve kocasına benziyor.

Tüm dramalar yapısal olarak izleyiciyi ana karakterleri ile katarsis kurdurtacak şekilde tasarlanır. Zeller’in metninde de kesinlikle bir uyum eksikliği yok. Ancak karakterlerin zihinsel düşüşlerini daha kapsamlı şekilde bağlamsallığa dayadığı Baba ile karşılaştırıldığında, bu oyun ona göre hem şematik hem de statik duruyor. Zeller’in metinlerinde bence eksik olan tek şey kuru kuruna yapılan bir entelektüel yaklaşım ve bu entelektüel yaklaşımın mesafeli dünyasıdır. Bir aile üyesinin benzer düşüşüne tanık olan veya bundan korkan her seyirci için fazlasıyla gerçekçi gözüken duygu dolu aksiyonlar, onlara katarsis kurdurduktan sonra gerçek hayatlarındaki acılarını azaltır.

Cem Yılmazer tarafından tasarlanmış ışık tasarımı da oldukça yalın ama etkili. Farklı oyunlara , efektlere gidilmemiş. Ama oyunun aksiyonuna, anlatılan hikayeye veya duygu durumuna göre yanıp sönerek anlatılanı desteklemeyi başarıyor. Bununla beraber sahne içerisine koyduğu dekorların da üzerine ışıklar konumlandırmıştır. Bu ışıklar da oyunun gidişatına göre yanıp sönerler.

Onur Ünsal, rejisinde Tiyatro İn prodüksiyonuyla sahnelerimizde yer bulan Anne, yorumlanırken orijinalinden hiç kopartılmamış. İçerisine yerli motifler yerleştirilmemiştir. Evin babasının trenle gideceği şehirden karakter isimlerine(sadece Çocuğun kız arkadaşının ismi var) ve karakterlerin tavırlarına, jestlerine kadar her şey orijinal bırakılmıştır. Ve tabi ki oyun yerli bir oyun tadıyla değil evrensel tadıyla sahnelenmiştir.

Tasarımcı Cem Yılmazer’in yıkılmaya mahkum bir burjuva ailesinin yaşam tarzına yönelik yarattığı sahne tasarımı ise karmaşık dolaplar, kanepe, çıplak tuğla duvarlar, duvarlara asılmış birkaç aksesuar ve en önemlisi de tezgahta duran uyku hapları ve genişçe ilaç koleksiyonu bulunmaktadır.

Seksen beş dakika boyunca sarf edilen performans düzenli bir performans değil. Ve bu da oyun yazarı Zeller‘in bir kadının parçalanmasıyla ilgili dikkatle ölçtüğü çalışmanın neredeyse dikişlerini söküp atıyor. Ancak Tiyatro İn’in “Anne”si, sizi kıvrandırtarak konfor alanınızın dışına sürüklemesine, takıntılı bir şekilde germesine rağmen, zevkle izlenebilir olduğu da inkar edilemez bir gerçek.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Bilge Az

Yanıtla