Büyük Buhran’ın Kazananı Olmayan Maratonu: Atları da Vururlar

Pinterest LinkedIn Tumblr +

(Deniz Kıryazı’nın oyuncu Thanos Krommydas ile yaptığı ve T24’te yayımlanan söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)

Amerikan edebiyatının en karanlık ve sarsıcı metinlerinden biri olan ve 1935 yılında Horace McCoy tarafından yayımlanan Atları da Vururlar (They Shoot Horses, Don’t They?) yalnızca döneminin trajik karakterlerinin hikâyesini değil, Amerika’da Büyük Buhran döneminin yarattığı toplumsal yıkımı, insan ruhunda açtığı yaralarla birlikte gözler önüne seriyor. 

1929’da başlayan ekonomik kriz, Amerika Birleşik Devletleri’nde milyonlarca insanı işsiz ve umutsuz bırakırken, bu yıllarda ortaya çıkan ve kısa sürede popülerleşen dans maratonları, dönemin trajik gerçekliğinin tuhaf bir sembolü haline geliyor. McCoy’un bu atmosferde geçen romanı, Hollywood’da tutunma hayali kuran ancak hayal kırıklığına uğrayan gençlerin günlerce, hatta haftalarca süren yarışmalarda neredeyse hiç durmadan dans ettiği, kazananlara vaat edilen küçük bir para ödülü için fiziksel ve psikolojik sınırlarını zorladığı, izleyiciler için bir eğlence olan bu yarışmaların gerçekte zamanla yoksulluğun ve çaresizliğin sahneye konduğu bir gösteriye dönüşmesini ele alıyor. 

Romanın en çarpıcı yanı, bireysel trajedilerin arkasında aslında koca bir dönemin ruhunu göstermesi. Gloria’nın giderek artan umutsuzluğu, aslında Büyük Buhran’ın yarattığı toplumsal ruh halinin bir yansıması. Hayatın değersizleştiği bir dünyada, insanlar yalnızca ayakta kalmaya çalışıyor.

McCoy, dans maratonunu bir metafor olarak kullanırken, yarışma kapitalist sistemde insanların hayatta kalmak için birbirleriyle acımasızca yarışmasını simgeliyor. İzleyicilerin yarışmacıların acısını eğlence olarak tüketmesi, toplumun duyarsızlığını gösteriyor. Karakterlerin “yaşamak için hiçbir sebep yok” düşüncesi, Büyük Buhran döneminin psikolojik yıkımını bireysel bir sesle dile getiriyor.

Tiyatro oyunu uyarlaması olarak yakın zamanda Atina’da sahneye taşınan eser, dönemin karanlık atmosferini sahnede parlatırken, dans maratonunun yarattığı psikolojik gerilimi güçlü bir sahne diliyle yeniden yorumluyor. Oyuncular yalnızca karakterlerin psikolojik yükünü değil, aynı zamanda fiziksel olarak son derece yoğun bir performansı da üstleniyor.

Oyunda yer alan Yunan oyuncu Thanos Krommydas, günümüz dünyasında da geçerliliğini koruyan, insanın hayatta kalma mücadelesini ve toplumun acıya karşı duyarsızlaşmasını sorgulayan evrensel eseri kendi karakteri üzerinden anlattı…

Dans maratonuna katılan yarışmacılardan birini canlandırıyorsunuz. Karakteriniz hâlâ umut eden biri mi, yoksa sadece hayatta kalmaya çalışan biri mi?

Benim karakterim dans maratonuna kendi hayaline inandığı için katılıyor. Yeni ve hevesli bir oyuncu; bu yarışma sayesinde bir fırsat yakalayabileceğini düşünüyor. Bu onun için yalnızca hayatta kalma meselesi değil. Daha çok yeni bir başlangıç umudu. Tüm zorluklara rağmen devam etmesini sağlayan da bu umut. Ve sonunda, baştan beri istediğini elde etmeyi başaran az sayıdaki kişiden biri oluyor.

-Karakterinizin en büyük korkusu nedir?

Tek kelimeyle söylemek gerekirse: başarısızlık. Maratonu sürdürememek onun en büyük korkusu. Çünkü bu yarışma Hollywood oyuncusu olma hayalini sürdürmesinin son yolu. Fiziksel zorluklara ve duygusal yorgunluğa rağmen dans etmeye devam ediyor. Onun için dans etmek umut demek. Bir noktada, kendi yorgunluğuna rağmen neredeyse bayılmak üzere olan partnerini bile kollarında taşıyor. Ya dans edip beklediği fırsatı yakalayacak ya da pes edip umutsuzluğa düşecek.

-Karakteriniz yarışmayı kazanmak mı istiyor, yoksa sadece görülmek mi istiyor?

Hedefi başından beri çok net: görülmek. Bunun için her şeyi yapmaya hazır. Hatta oyunculuk yeteneğini göstermek için partneriyle küçük bir doğaçlama gösteri bile hazırlıyor. Yarışma boyunca sürekli seyircilere bakıyor; belki aralarında film sektöründen biri vardır diye. Para ödülü onun için önemli değil. Tek istediği yarışmada görünerek Hollywood’da oyunculuk fırsatı yakalayıp yeni bir başlangıç yapmak.

-Bu oyunu bir kapitalizm eleştirisi olarak mı yoksa insan doğası üzerine bir hikâye olarak mı görüyorsunuz?

Bence oyun insanların para kazanmak için ne kadar kötü olabileceğini gösteriyor. Yarışmacıların sömürülmesi burada en önemli unsur. Seyirciler para ödeyip başkalarının acı çekmesini izliyor. Yarışmacılar ise küçük bir ödül için hayatta kalmaya çalışıyor. Bu biraz reality show’lara benziyor, ayakta kalan son kişi kazanıyor. O dönem zor bir dönemmiş ama aslında bugünün dünyasıyla da birçok benzerlik taşıyor. İnsan doğasının en karanlık tarafını görüyoruz.

-Oyun esnasında özellikle seyircinin rahatsız hissetmesini amaçlıyor musunuz?

Eğer seyirci rahatsız hissediyorsa, demek ki amacımıza ulaşmışız. Seyircinin, o dönemde dans maratonlarını izleyen seyirciler gibi hissetmesini istiyoruz. Başlangıçta bizim için tezahürat yapmalarını, dans ettiğimiz için heyecanlanmalarını istiyoruz. Ama zaman geçtikçe ne kadar yorulduğumuzu gördüklerinde, orada bulunup insanların acı çekmesini izledikleri için kendilerini sorgulamaya başlamalarını istiyoruz. İlk bakışta eğlenceli görünen bir etkinliğin aslında insan doğasının karanlık yönlerini ortaya çıkarabileceğini fark etmelerini istiyoruz.

Bu hikâye sizce umut hakkında mı yoksa umudun kaybı hakkında mı?

Aslında ikisi de. Benim karakterim gibi sonunda büyük bir fırsat elde eden kişiler var. Ama umudunu kaybeden insanlar da var. Bu, umudu kaybetmemekle kaybetmek arasında sürekli süren bir mücadele. Zorluklar çok fazla ve durum gerçekten kötü. Bu yüzden umutlu kalmak kolay değil. Ama günün sonunda insanlar hayatta kalmak için bir yol bulmak zorunda ve genellikle buluyorlar.

-Sahnedeki en zor an sizin için hangisiydi?

Oyundaki en zor sahne, yaklaşık on dakika boyunca sahnede sürekli koştuğumuz kısım. On yedi oyuncu aynı anda sahnede, daireler çizerek koşuyor ve aynı zamanda konuşuyor. Hem duygusal stresimizi hem de bedenlerimizin gerçekten yorulduğunu göstermemiz gerekiyor. Üstelik bütün oyuncuların koordinasyonu çok yüksek olmalı. Tek bir hata bütün sahneyi bozabilir. Ama bu zorluk aynı zamanda sahneyi en etkileyici sahnelerden biri yapıyor.

-Her temsilde sizin için farklı hissettiren bir sahne var mı?

Partnerimle birlikte oynadığımız küçük bir sahne var. Sözsüz bir Romeo ve Juliet doğaçlaması. Her temsilde farklı hissettiriyor çünkü seyirciler her seferinde değişiyor ve nasıl tepki vereceklerini bilemiyoruz. Biz ne yapacağımızı biliyoruz ama bazen seyircinin tepkisine göre küçük değişiklikler yapabiliyoruz. Özellikle çok keyif alıyorlarsa performansı biraz daha abartıyoruz.

-Seyircinin tepkisi performansınızı etkiliyor mu?

Elbette. Tiyatronun büyüsü de burada. Her temsil farklı seyircilerle gerçekleştiği için sizi farklı şekillerde etkiliyor. Seyircinin oyunu sevdiğini hissettiğinizde siz de daha çok keyif alıp elinizden gelenin en iyisini veriyorsunuz. Ama seyirci soğuksa, ister istemez iyi oynayıp oynamadığınızı sorgulamaya başlıyorsunuz.

-Oyunun fiziksel yoğunluğu sizi nasıl etkiliyor?

Aslında oyunun fiziksel zorluğunu seviyorum. En başta beni heyecanlandıran şeylerden biri buydu. Dans, koşu ve kavga içeren çok uzun bir oyun. İki buçuk saat boyunca sahnedeyiz. Seyirci için verilen on dakikalık ara dışında neredeyse hiç dinlenme yok. Bu şimdiye kadar oynadığım en zorlu oyunlardan biri ve bu da oyunu benim için daha eğlenceli hale getiriyor. Ayrıca bu fiziksel yoğunluğun seyirciyi de sürekli tetikte tuttuğunu düşünüyorum.

-Bu karakteri oynamak insanlara bakışınızı değiştirdi mi?

Beni o kadar etkilemedi diyebilirim. Çünkü karakterim insanlara göründüğü kadar masum bakmıyor. Aklında net bir hedef var ve ona ulaşmak için her şeyi yapmaya hazır. İnsanları hedeflerine ulaşmak için kullanıyor. İş teklifini aldığı anda yarışmayı bırakıp partnerini terk ediyor. O dönem çok zor zamanlarmış ve herkes bir nevi hayatta kalmaya çalışıyordu. Bu yüzden karakterim de oldukça sert ve duygusal olarak mesafeli biri.

-Karakterinizle derin bir empati kurduğunuz bir an oldu mu?

Benim karakterimle aramda aslında büyük bir benzerlik var. İkimiz de oyuncuyuz ve aynı hedeflere sahibiz: film sektöründe yer almak. Kariyerimizin başındayız ve mümkün olduğunca ilerlemek istiyoruz. Bu yüzden karakterimin mücadelesini, kaygılarını ve oyunculuğa duyduğu tutkuyu anlamak benim için çok kolay oldu. Bu benzerlik empati kurmamı daha da kolaylaştırdı. Oyunun sonunda karakterim bir filmde rol alıyor. Bu yıl benim için de benzer bir şey oldu; ilk kez bir televizyon dizisinde rol aldım. Umarım devamı gelir.

-Hikâyenin en trajik kısmı sizce neresi?

Bence hikâyenin en trajik kısmı Gloria Beatty karakteri. Zor bir geçmişi var; reddedilme ve travmalarla dolu bir hayat yaşamış. Hollywood’da yıldız olma hayali artık tamamen sönmüş durumda ve son çare olarak yarışmaya katılıyor. Maratonun sonuna yaklaşmış olmasına rağmen sonunda pes ediyor ve partnerinden onu öldürmesini istiyor, tıpkı yaşlanmış atların vurulması gibi. Bu karar, hayata bakışının ne kadar umutsuz olduğunu gösteriyor.

-Bu rol size oyuncu olarak ne kattı?

Bu rol sayesinde gerçekten harika bir oyunda yer alma fırsatı buldum. Çok bilinen bir roman ve aynı zamanda çok bilinen bir film uyarlaması var. Böyle bir projede yer almak benim için büyük bir fırsat oldu. Ayrıca çok iyi insanlarla çalışıyorum ve bu da benim için çok önemli. Fiziksel olarak bu kadar yoğun bir oyun da oyunculuk becerilerimi test etmek ve geliştirmek açısından büyük bir deneyim oldu.

Devamı için tıklayın.

Paylaş.

Yanıtla