Dar Zamanlarda Tiyatroya “Kısıtlı Görüş” Bakış Açısı

Pinterest LinkedIn Tumblr +

(Ayşen Şahin’in Evrensel’de yayımlanan yazısının bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)

Bu çağın savaşını, Trump’ın dünyayı uçuruma sürükleyen hubris halini, teknolojinin yakalanamaz hızını konuşurken hayal ettiğimiz o başka alemi unutmak kaygısı yine baş gösterdi. İyi, güzel şeyleri ve olması gerekenleri konuşmayı atlarsak hepten unutacağız endişesi yaşıyorum ara ara.

Yapay zeka tasarıma, filmlere, metinlere, iş hayatına el atmışken, bize geçmişten hangi alışkanlık kalacak diye düşünürken fark ettim ki tiyatro bunlardan biri olacak. Milattan önce 6. yüzyıldan bu yana bir geleneği hala sürdürüyor olacağız. Yapay zeka sahnenin tozunu, alkışın hazzını ortadan kaldıramayacak gibi duruyor.

Bu hafta tam da bunları düşünürken, elimizdeki telefondan aklımızın içini okuyan sosyal medya algoritması sayesinde hemen karşıma “Sağlık ve eğitim emekçileri, Cihangir Atölye Sahnesi’nin ‘7 Dakika’ adlı dayanışma oyununda buluştu” haberi çıktı. Eskinin rutinleri şimdilerde karşıma çıkınca gözlerim doluyor. Belki de benim neslin genelinde yaygın bir duygu durum halidir.

Hemen peşi sıra yüksek kira geliri sebebiyle depo yapılmak istenen ve buna direnmeye çalışan Şişli Tiyatrosu’nu korumak amacıyla gerçekleştirilen tiyatrolar dayanışması haberine denk geldim. Tapusunda tiyatro yazan bir yerin alışveriş sitelerinin deposu olmaması amacıyla birçok tiyatro grubu iki ay boyunca bir festival havasında sırayla yer aldı bu tarihi salonda. İktidarın hedefindeki, kendi tabirleriyle kültürel hegemonya direniyor hala.

Sonra da “Satıcının Ölümü” oyunu tartışmaları düştü önüme.

Ekranların ünlü yüzü sıfatına kavuşmuş, bilinirlikleri yurtdışına ulaşmış, özünde ülkenin iyi tiyatro oyuncuları, büyük bir prodüksiyon ile ülkenin çeşitli ve haklı sebeplerle defalarca boykot edilmiş büyük sermayelerinden Zorlu’nun sahnesinde, iktidarla olan ilişkileriyle defalarca haberlere konu olmuş Rönesans Holding sponsorluğunda, kısıtlı görüşte 1250’den başlayıp VIP bilette 5.500’e ulaşan bilet fiyatlarıyla sahne alıp gündem oldular geçtiğimiz günlerde. Şimdi bu işi nereden ele alalım?

Konu hakkında birçok görüş okudum. Kapitalizm eleştirisine dayalı bir oyunu bu salonda bu fiyata ve bu sponsorla sergilemenin çelişkisini “sistemin dışında kalarak kaliteli iş üretmenin imkansızlığı”na yoranlara hak veremedim. Sistemin dışında kalamamak ile sistemin dişlisine dönüşüp ekmeğine yağ sürmek arasındaki çizgi çok da ince değil. Nelere para verilmiyor ki diyenler vardı, kısmen haklılar. Konser fiyatları ortada, bir porsiyon dönerin kaça satıldığı ortada, her şeye para veren oyuna mı veremiyor? Tam da bu yaklaşım tiyatronun sınıfsallaşmasının kabulü anlamına geliyor ve uzak durulması gerekiyor. Oyuncuların iyi kazanması hele tiyatrodan iyi bir ücret kazanması bana ağır gelmiyor. Emek yoğun iştir, yeteneğe tabidir, okumuşluk ister, alaylısına adanmışlık gerektirir. Ancak bu iyi oyuncunun iyi kazanması işi popülizm denkleminden azade değilse derttir. Sektör içinde iyi oyuncu var kirasını ödeyemiyor, iyi oyuncu var yalıda yaşıyor. Aradaki tek fark oyunculuk kalitesi değil.

Büyük prodüksiyonun maliyeti yaşanan ekonomik buhrandan bağımsız değil diyen var, doğrudur ancak tiyatro da her zaman büyük prodüksiyon ile anılmak zorunda değil. Sahnelerin sermayelerin eline kalması elbet devlet politikası sebebiyledir ama öngörülü kabul de hangimizi zafere götürebilir?

Olanca iyimserlikle, insana olan inancı kaybetmemek adına dedim ki sahnenin bu dev isimleri, Şişli Tiyatrosu Dayanışması’na katılarak göğüsleseydi keşke eleştirileri. Sermayeden aldık haklısınız ama inandığımız sanat yaşasın diye bir kaynak da yarattık diyerek daha verimli bir tartışmanın önünü açsaydılar. Bu tavrın etiğini de tartışırdık lakin elimizde en azından tiyatro adına bir kazanç ile tartışırdık. Kaldı ki tiyatro dışı gelirleri uyarınca, yalnız tiyatro ile hayatını idame ettirmeye çalışan binlerce meslektaşlarından avantajlı durumdalar. İnsan kendisini belli bir imkana taşıyan sanatına borçlu hisseder diye düşünüyor insan ister istemez.

Sinema salonları can çekişirken ülkede tiyatrolar büyük ilgi görüyor hala. 2025 verileri yedi milyon izleyiciye yaklaşıyor. Sadece İstanbul’da iki yüzden fazla sahne var. Çoğu devlet desteği almıyor, alanların çoğunun aldığı destek destekten sayılamaz. Kültür Bakanlığı’nın bütçe dağılımı zaten tartışmalı. Ama ayakta kalmaya çalışıyorlar. Prodüksiyonlar küçülür, bilet fiyatları alım gücü gözetilerek enflasyon altı artışlarla düzenlenmeye çalışılırken asıl amaç perdeler açılsın, koltuklar dolmaya devam etsin. Sahnelerde iktidar politikası, kapitalizmin oyunlarıyla mücadele imkansız mı? Yapılabilecek çok şey var ama yine örgütlü bir mücadele, çelik irade, bolca idealizm gerektiriyor.

Ortadoğu’nun sirayet eden bazı özelliklerinden arınmak gerekiyor. En başta geleni yalnız yakınmaya yaslanmak. Başkasının etiğine eleştiri ile kendine suni ahlak inşa etmek. Pasifliğe üretilen mazeret ve yapılmışa hakareti daha iyi olana cesaret ve hareketle değiştirmek. Sermayenin çok haneli sahne kira ücretlerine direnilir. Sahnelerine oyun bulamasalar fiyat politikası değişir. Oyuncu bu etiği göstermese dahi seyirci örgütlenip dayatsa yine değişir. Bağımsız sahneler ayakta kalsın diye, ekrandan edindiği bilinirliği oyununu buralarda oynayarak tiyatro lehine kullanacak oyuncular olsa değişir. Oyuncuya bunu izleyicisi dayatsa değişir. Fiyat politikasına ayın belli günleri için Şehir ya da Devlet Tiyatrosu fiyatı eklense değişir, her gösterinin belli bir yüzdesi güvenilir kurumlar aracılığı ile bursiyer öğrenci ya da sendika kontenjanına ayrılsa değişir, seyircili prova, genel provalar sendikalarla görüşülerek işçi ve emekçilere açılsa değişir. 7 Milyon izleyicinin bazı konularda fikir birliğine varması o kadar imkânsız değil. Öngörülü kabule yaslanmak bizim ilacımız değil. Popülizm ile popüler olmak arasında kalın bir çizgi var. Etik duvarı popüler kılmak da imkânsız değil. Toplumsal ahlak yıkıla yazdığında sağlam etik duvarlar inşa etmek hayati bir vazifeye dönüşüyor.

Neslim imkansızlıklar içinde her şeyin mümkün olduğu inancıyla yetişmişti. Bir cumhuriyet öğretisiydi ki biz istersek ve çalışırsak her şey olacak diye anlatıldı. Tamamı devlet okullarında iyi bir eğitimin rutin olduğu dönemde yetiştim. Belki de bundandır özelleştirmeyi kanıksayamamamız, büyük hayallerden vazgeçemeyişimiz, imkansızı idrak edemeyişimiz ve her şeyin en iyisine emekçileri layık görmemiz.

Bundan 30 sene önce, cebine rüşvet girmemiş bir memur ailesinin çocuğu olarak dil eğitime Londra’ya gittim. Gidilebiliyordu. Bir yandan okurken saati 2-3 pound’a tezgahtarlık, ev temizliği, badana-boya işlerinde çalıştım. Ayın belli günlerinde büyük oyunların %80 indirimli biletlerinin satıldığı kiosk önünde sabahın yedisinde sıraya girip aldığımız 8 poundluk biletlerle değil Zorlu’nun AKM, Cemal Reşit Rey, Ses Tiyatrosu’nun dahi ilerisinde sahnelerde oyun izleyebildim. Yarım günlük yevmiyemle mümkündü. 17 yaşında o sahnelerde oyun izledikten sonra bir daha eskisiyle aynı insan olunamıyor. Üniversite hayatım boyunca ayda en az iki oyun izledim. Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları, özel tiyatrolar ve Beyoğlu’ndaki adım başı oda tiyatroları. O dönemin normali bugün en büyük şanslardan oldu. 30 senelik çalışma hayatım bugün bana artık kendi ülkemde hesapsız oyun izletemiyor. Kabul edemiyorum. Bu yazıyı yazarken baktım, İngiltere’de asgari ücret 2100-2300 Avro’ya tekabül ediyor, Operadaki Hayalet’e biletler 25-60 pound arası. Asgari ücretli çalışan gelirinin sadece yüzde 2.8’i ile en iyi koltuktan son dakika bileti ile oyun izleyebiliyor ya da gelirinin sadece yüzde 1.2’si ile ileri tarihe bilet alabiliyor. Zorlu’daki kısıtlı görüş biletlerin en uygunu asgari ücretin yüzde 4.5’u. Kaldı ki barınma krizi, faturalar vs ve asgari ücret hesabına hangi kalemlerin dahil edildiğinin belirsizliği… İşçi, emekçi, öğrenci ve emekliye bizde tiyatro lüks addediliyor. Kültür-sanat bir ihtiyaçtır, lüks değil.

Eleştiriyi tüketip konuyu kaldırıp rafa koymayalım diliyorum.

Yakın zamanda izlediğim, keyif aldığım ve asgari ücretin %1-3’ü oranında bilet ücretleri ile izleyebileceğiniz bazı oyunlara da değinmeden geçemeyeceğim.

Türkiye’nin ilk kadın portre fotoğrafçısı Madam Maryam’ı beden, gölge, kukla ve maske ile anlatan “Bozmayın Çekiyorum” ve Madam Maryam’a teğet geçen hikayelerle Beyoğlu’nun 1930larını, 50’lerini ve 70’lerini anlatan “Gaybubet Şehri” kombine bilet ile izlenebiliyor. Bozmayın Çekiyorum, büyük prodüksiyonun büyük paralar değil asıl büyük bir hayal gücüyle yapıldığını ispatlayan, büyüleyici bir 50 dakika yaşatıyor. Gaybubet Şehri’nde aşık olduğum semtin yaşayamadığım geçmişine dahi özlem duydum. Çok içten gülerken boğazın düğümlenmesi hissini biliyorsanız eminim seversiniz.

Pera’da Bir Lola oyunu ise 1921’de Avrupa’dan Pera’ya sürüklenen Lola Schönheit’ın yaşamını anlatıyor. Müzikle doyuruyor, interaktif hali ile eğlendiriyor ve fazlasıyla hakikat de barındırıyor. Lola’nın çaresizlikleri küçük zaferlere çevirme çabasını, cesaretini, yaşama sevinci ve azmini izlerken arkada tarih tüm gerçekliği ile akıyor ve Nezihe Muhittin bize aralarda selam ediyor. Pınar Göktaş hem yazmış hem oynuyor ve neşeli anlatısı ile çok etkileyici bir performans sergiliyor.

Monologlar Müzesi dört farklı başlık altında kısa oyunlardan izleyiciye seçim şansı tanıyor. Balat’taki tarihi binanın her odasında aynı anda ayrı bir oyun sergileniyor 15 dakikalık kısa oyunları ve sıralamasını siz seçiyorsunuz. Oldukça etkileyici bir deneyim.

Zuhal-Kimse Yoksa Sen Kimsin ise çağ gençliğinin iç sesini yansıtan tek kişilik başarılı bir performans.

Bir Aile Provası: Yaşasın Gitsin oyunu aileyi başımıza kakılan o kutsal kavramdan alıp medenice tartıştırıp tabularımızı yokluyor. Ve bunu yaparken bizi güldürmeyi başarıyor.

Ve yine o meşhur aile kavramının neleri örtbas etmeye kullanıldığıyla yüzleştiren Canavar da unutulmaz bir seyir sunuyor.

Devamı için tıklayınız.

Paylaş.

Yanıtla